Hükümetle devlet kurumları arasındaki mücadele; Cumhuriyet mitingleri döneminde başlayıp Ergenekon davası süreci ile devam edip, balyoz darbe harekâtı ve yargıya müdahale ile üst seviyeye çıkıp bir politik krize dönüşmüştür. Bu durumu, haklı olarak devlet krizi olarak değerlendirenler de vardır.
Bu kriz ortamında, olayların nasıl gelişeceğini tahmin etmek pek mümkün gözükmemekte, ortalık satranç tahtası gibi, hangi güçlerin ne zaman nasıl tavır gösterip hamle yapacağı bilinememektedir.
Bir tarafta etkin bir güç olan AKP iktidarı; bir tarafta ordunun liderliğini yaptığı laikler, milliyetçiler ve muhalefet partileri ittifakı; bir tarafta da açılıma konu olan Kürt hareketi ve yargı kurumları; bir tarafta da işçi sınıfının, emekçilerin, tüm ezilenlerin mücadelelerinin olduğu, sanki bir satranç oyunu izlemekteyiz. Hangi gücün ne tür hamle yapacağı belli değil.
Böyle bir ortamda köşkte yapılan üçlü zirve toplantısı(Gül, Erdoğan, Başbuğ), Cumhurbaşkanının parti liderleri ile görüşmeleri ve TÜSİAD’ın tavrı, krizin şimdilik ertelenmeye çalışıldığı izlenimini vermektedir. Becerebilirlerse!
Her şeye rağmen biz bu yazımızda tarihe de dönerek bu oyunda yer alan güçleri mercek altına almaya çalışacağız.
ORDU VE AKP İKTİDARI
Din eksenli ideolojik yapısıyla örgütlenmiş AKP; uluslararası egemen güçlerin etkisi ve desteğini de arkasına alarak oligarşinin temsilcisi olarak iktidar olmuştur. İktidarın ilk döneminde, kısmen kendisini frenleyerek ülke içerisinde desteğini kaybetmeden, devlet organları ve toplum kesimleri içerisinde örgütlülüğünü pekiştirmiştir.
İçinden çıkıp geldiği Erbakan hareketini göz önünde bulundurduğumuzda asıl amaçlarından birisinin din temelli devlet oluşturmak olan AKP; güçlendiği ölçüde, devletin en önemli kurumu olan ordunun gücünü etkisizleştirmeye girişmiştir.
Ordunun; Laiklik, Atatürkçülük demokrasi söylemleri ile devletin koruyuculuğunu üstlendiği bilinmektedir. TC’nin kuruluşunda etkin bir güç olarak yer alan ordu, bu gücünü kullanarak gerek gördüğünde müdahale edip zaman zaman biçimini de belirlemiştir. 27 Mayıs 1960 ihtilalı, 12 Mart1971 muhtırası, 12 Eylül 1980 askeri diktatörlüğü ve 28 Şubat 1997 ile 27 Nisan 2007 tarihleri hatıralarımızdandır. 1971 ve 1980 askeri yönetim dönemlerinde din eksenli siyasi yapılanmalara önemli destek verildiği de sır değildir. Milli Selamet Partisine (MSP) güç ve destek verilerek CHP ile koalisyon kurdurulması, 80 öncesi asker kökenli Cumhurbaşkanının devleti; solculara, komünistlere bırakmamak için Müslüman gençlik yetiştirmeliyiz direktifi; 12 Eylül diktatörlerinin kürsülerde ahkâm kesip nutuklar atarken, bir ellerinde bayrak bir ellerinde Kur’an-ı Kerim sallamaları unutulamaz.
Ayrıca, Türkiye’de imam hatip okulları ve kur’an kurslarının gelişmesinin hızlandığı süreçler yine askeri yönetim dönemlerine rastlamaktadır. Bu durumu tesadüf olarak değerlendiremeyiz.
Bütün bu olanları göz önünde bulundurduğumuzda şu sonuç çıkar; ordu geçmiş süreçlerde gelişmesine ve güçlenmesine önemli katkılar sunduğu güç tarafından yıpratılmaktadır. Burada eklemeliyim ki; hükümetin orduya karşı tavrı sadece AKP ile sınırlı değildir. AB uyum yasalarında da ordunun etkinliğinin azaltılması ön görülmektedir.
Ordunun yapısı konusunda bilinen gerçek de şudur; OYAK vasıtasıyla ordu mensuplarının ekonomik bir güç haline gelmiş olmasıdır. Bu itibarla diyebiliriz ki; ordu, ekonomik gücü ve politik etkinliği ile oligarşinin önemli bir üyesidir. Sorun bir yanıyla bu gücün zayıflatılmasıdır. Buna rağmen ordu ile yürütmenin arasındaki çelişme aynı zamanda; oligarşiyi temsilen iktidarda kalma veya iktidarı paylaşma mücadelesidir de.
Diğer taraftan ABD; kontrolündeki askeri organizasyon NATO’nun etkin bir gücü olan Türk ordusunu kontrol altında tutmayı ve yönetmeyi sürdürme amacındadır. Çünkü; Ortadoğu, İran, Afganistan ve Pakistan’ın da içinde bulunduğu bölgeye müdahalelerinde Türkiye ordusunu kullanmayı düşünmektedir. (istemektedir.) Ayrıca Türkiye ordusu; güçlü olduğunda kendi başına tavır koyma alışkanlığına ve tecrübesine sahiptir. Bu; herkes gibi ABD tarafından da bilinmektedir. Bu nedenle ordunun yıpratılması, zayıflatılması ABD’nin işine gelmektedir.
Din temelli bir devlet yapısını hedefleyen AKP hükümeti; ordunun gücünü zayıflatıp kontrol altına almaya çalışırken bir taraftan da kendi amacına uygun hareket eden yargıyı oluşturma çabasındadır. Bu duruma mevcut yargı organları ne ölçüde direnebilecek göreceğiz.
Hükümet bu çabalarını özellikle açılım, reform, demokrasi ve diğer insan hakları söylemlerini öne çıkarıp geniş toplum kesimlerinin desteğini almaya çalışarak göstermektedir. Oysa ne AKP, ne hükümeti, ne de Erdoğan; ne açılımcıdır, ne reformcudur, ne de demokrattırlar. Son dönemde hazırlanan yargı reformu ve anayasayı değiştirme taslakları incelenirse AKP ve Erdoğan’ın şeriatçı mı, demokrat mı olduğu daha iyi anlaşılır.
Aksine 12 Eylül 1980’den bu yana sol muhalefetin olmadığı tarihsel süreçte, ABD ve AB emperyalizmine karşı gelişen İslamcılık merkezli muhalefeti kontrol edip yöneterek pasifize etmeye çalışan “biçilmiş bir kaftandır.” … Seçilmiş bir güçtür. Aktördür. Bu nedenle Erdoğan; İslam ülkeleri ve halkları üzerinde etkinlik kurmaya çalışmaktadır. Bu amaçla kişisel yeteneklerini de kullanmaktadır.
Diğer taraftan AKP gibi ordu da müdahale dönemlerinde demokrasi, laiklik, eşitlik gibi hümanizm kavramlarını ön plana çıkartma alışkanlığına sahiptir. Bu özelliğinden dolayı ordunun demokrat olduğunu veya demokrasiyi amaçladığı söylenebilir mi? Oysa biz, burjuva demokratik devrimler sürecindeki mücadelelerinden dolayı demokrasinin gerçek sahiplerinin işçi sınıfı ve ezilen halklar olduğunu biliyoruz. 19.yüzyıl Avrupa sınıf mücadeleleri tarihi, bu konu ile ilgili örneklerle doludur.
Yazımın sonuna yaklaşırken önemli gördüğüm bir noktaya bir atasözünü hatırlatarak değinmek istiyorum. “Kurt dumanlık havayı sever.” Başbakanın ve AKP hükümetinin, ABD ve AB emperyalist güçlerden bağımsız hareket ettiğini düşünmek saflık olur. Cemaat lideri Fettullah Gülen’in uzun yıllardan beridir ABD de yaşıyor olması, aklımıza şu soruyu getirmektedir. Acaba; ileriki kriz dönemleri gözetilerek 30 yıl önce İran’da gerçekleşen Humeyni hareketi gibi, Türkiye’yi yönetmek için Ankara‘ya “havadan iniş” mi yapmak amaçlanıyor?
“Kurt dumanlık havayı sever. Sisli havalara dikkat!”
Bu gelişmeler karşısında eskiden kalma bazı arkadaşlar, hangi tarafta ya da nerede duracaklarını bilemediklerini söylüyorlar.
Güzel ülkemize kuş bakışı baktığımızda; demokrasi için sömürüye, haksızlığa karşı, işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesini de görüyoruz. Biz her zaman Türkiye ve dünya işçi sınıfı ve ezilen halkların, demokrasi ve sömürüsüz toplum yaratma mücadeleleri tarafında olacağız. Bu da; nerede duracağını kestiremeyen tereddütlü “yorgun demokratlara ve liberal solculara” cevabımız olsun.
Saygılarımızla…..
Not: Gündem 2 devam edecek.
“Yaşasın; 8 Mart tüm emekçi kadınlar birlik, dayanışma ve mücadele günü.”