İstanbul Başsavcılığınca, İl Emniyet Müdürlüğü ile Merkez Komutanlığına gönderilen 22.01.2010 gün ve 185 sayılı uyarı yazıda; özel yetkili Cumhuriyet savcılarının, “Balyoz-Darbe Planı” ile ilgili olarak gönderdikleri davetiye, celp-çağrı, arama, yakalama ve gözaltına alma gibi tüm müzekkere ve yazılarda, “Başsavcı Vekillerinden” birinin “uygunluk tasdikini” aramaları, bunu görmedikleri takdirde talep gereğini yerine getirmemeleri istenmiştir.
Türk ceza yargılamasında; cumhuriyet savcıları, o yer cumhuriyet başsavcılığı adına görev yaparlar. Dolayısıyla bu yazının başsavcılarca, kendi adına görev yapan cumhuriyet savcılarına yazılması olağandır. Ancak polis ve askere de gönderilmesi, acaba başsavcılar kendi adına görev yapan savcıları durduramıyor mu, kuşkusunu uyandırdığından; yerinde olmadığı gibi hukuki de değildir.
Bu durumun, kurumlarda bir bozulmaya işaret ettiği de ortadadır. Söz ile uslanmayanlara kötek hakkının teslim edildiği zamanlarda geçen çocukluğumda, akranım olan çocuklara uyarak başkasına zarar vermiştik. Yaramazlığımızdan zarar görenin şikayeti üzerine, babam tarafından kötek hakkım teslim edilirken, beni onun elinden almaya çalışan annemin, “-Onu komşunun çocuğu götürmüş, kendiliğinden gitmemiş” derken, babamın da anneme, “-Ben kendi çocuğumdan sorumluyum, varıp komşunun çocuğunu mu terbiye edeyim hanım” dediğini anımsar gibiyim. Babam doğru söylüyordu; herkes kendi uhdesindekilerden sorumludur.
Öte yandan, üst düzey komutanların başsavcılık tarafından sorgulanması gerektiğine ilişkin Bakanlık genelgesi bulunduğundan bahisle, bu genelgeye uygun bulunmayan bazı uygulamalar eleştirilmiştir. Ancak Ceza Yargılaması Hukukumuzda, Adalet Bakanlığının savcılara şu usul yasasını böyle uygula deme yetkisi yoktur. Dolayısıyla böyle bir genelge ancak bir idari görüş bildirme niteliğinde olup, uyulmaması soruşturmayı sakatlamaz.
Bu noktada önemle vurgulamak gerekir ki; kolluğun da, toplumun bildiği ve güvendiği belirli görevlerde bulunan veya bulunmuş insanları küçük düşürücü davranış ve tutumlardan kaçınması gerekir. Zira bu husustaki geçmişimiz, kötüye örnek bulma bakımından zengindir. Bunlardan biri Prof. Dr Çetin YETKİN tarafından, “Vatan Sağ Olsun” kitabında şöyle dile getirilmektedir; “dekan Prof. Dr. Melih Tümer, 26.02.1982 günü sabahı fakültenin dekanlık makamındaydı. Sekreteri, dekanın beni çağırdığını bildirdi. Odasına gittiğimde ellerindeki telsizlerden ve davranışlarından polis oldukları belli olan üç kişinin daha olduğunu gördüm. Melih Bey beni polislerle tanıştırdı. Eski savcı olduğumu bildirmeye özen göstermişti. Bunun bir yararı olacağını sanıyordu. Hepimize çay ikram etti. Polisler onu götürmeye gelmişti ama o soğukkanlılığını yitirmemişti ve onlarla arkadaşça konuşuyordu. Bir iki dakika birlikte oturduk. Bu sırada düzenlenen tutanakta, “… sıkıyönetim komutanlığı askeri mahkemesince hakkında gıyabi tutuklama müzekkeresi bulunan ve İTİA Siyasal Bilimler Fakültesi Dekanı olan sanığın, fakültede bulunduğu tespit edilerek yakalandığı…” belirtiliyordu.
Sonra, onu bahçedeki polis otomobiline kadar geçirdim, polislerden de hocamıza iyi davranmalarını rica ettim…”
Oysa “gıyabi tevkif” kararı, bulunmayan sanıklar için başvurulan bir yoldur. Yasaya göre yapılması gereken şey; sanığın savcılığa davet edilip ifadesi alındıktan sonra tutuklanıp tutuklanmayacağına karar verilmesidir. Oysa fakülte dekanının ilk ifadesi dahi, tutuklandıktan 2 ay 28 gün sonra alınmıştır. Yani, makamında “görev yaparken yakalanan(!)” fakülte dekanının aylar sonra ifadesi alınmıştır. Bu itibarla, bugün yapılan uygulamaların, o karanlık günlerdekilerle karşılaştırılamayacak kadar ilerde olduğu tartışmasızdır…