Biliyorum, başta Davut Başkan olmak üzere hepiniz bana kızıyorsunuz;”amma da tembel çıktı bu kadın” diyorsunuz belki de. Gerekçem ne olursa olsun özür diliyorum uzun zamandır yazmadığım için.
Ancak bilmenizi istediğim bir gerçeklik var ki o da ben hakikaten yazamıyorum. Yazmakla kusmak arasındaki farkı ve yazan birinin bu sorumluluğu taşıması gerekliliğini bilen biri olarak, ben bir süredir ne zaman klavyenin başına otursam, kustuğumu fark ediyorum. Ve onlar size ulaşmadan çöpe gidiyorlar elbette. Keşke politikacılar da benim gibi davranabilseler değil mi?
Ama artık utancım ve sorumluluğum uykularımda bile beni dürtmeye başladı; başladı da ne diyeceğim size ben şimdi dostlar?! Temcit pilavının ısıtılmasının bile bir sınırı vardır; sonunda kalanı kuşlara, kedilere filan verirsin (ki onlar bile yemez!). Öte yandan örgütlülük hali devrim kadar uzakken, ben kime ne anlatayım?! Göz göre göre işlenen cinayetleri, elini kolunu sallaya sallaya dolaşan katilleri mi, üç kuruşluk hakları elinden alınan perperişan işçileri mi, alenen satılan, öldürülen kız çocuklarını ya da darbe rezilliklerini mi…? Kimin elinin kimin cebinde olduğunu gayet iyi bildiğimiz şu berbat dünya da, insanlığın ne hale geldiğini mi anlatayım yoksa? Aklıselim çözümler üreten gerçek aydınların teker teker yok edildiği bu coğrafyada,hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmadığını zaten gayet iyi biliyoruz hepimiz! Açılım fiyaskosunu da, muhalefetin basiretsizliğini de, toplumda hızla palazlanan linç kültürünü de, faşizmin sosyal kılcal damarlara kadar yayıldığını da biliyoruz…
Böyle bakınca, bari yaptıklarımı, yapabildiklerimi sizlerle paylaşayım diye düşündüm. Bol bol panik bozukluk ve diğer duygu ve davranış bozuklukları şikâyetiyle bana başvuran insanları tedavi ediyorum. Çoğu otuzlu yaşlarında gencecik insanlar. Hemen hepsi üniversite mezunu, iyi kötü çalışıyorlar. Kimi evli kimi bekâr, lakin çok önemli bir ortak özellikleri var: MUTSUZLAR. Yanlış anlamayın; bu öyle basit, gündelik bir şey değil, kesif, ağır, iliklerine işleyip onları mahveden ve zihinlerini kemiren bir mutsuzluk. İlk bakışta kimi işinden, kimi eşinden ya da hayatın monotonluğundan hoşnutsuz gibi görünüyor. Ama terapi ilerlediğinde asıl meselenin çok farklı olduğunu anlıyoruz birlikte. Üstelik bu da çoğunun ortak meselesi: ANLAM YİTİMİ. Evet, biliyorum, bazılarınız “o yaşlar hayatın en aktif yılları, bu nasıl olur?” diyeceksiniz belki. İşte zaten sorun da burada. Okulları bitmiş, işleri, sevdikleri, evleri barkları var ama yaşamlarını anlamlı kılacak bir İDEALLERİ YOK! Kendilerine ve sadece kendi yaşamlarına sıkışıp kalmışlar. Sabah işe gidip ne ürettiklerinin farkında bile olmadan çalışıyor, akşam eve dönüyor, yemek yiyor, televizyon seyrediyor ve uyuyorlar; sonra gene, sonra gene… Hafta sonları belki dışarı çıkıyor bir iki arkadaşlarıyla buluşuyor, işten güçten ya da TV. dizilerinden bahsediyor, yaz tatillerinde bir hafta bir tatil beldesine gidiyor, sonra gene, sonra gene… “Artık çocuk mu yapsak” diye düşünüyorlar arada ama gözleri de korkmuyor değil. Geleceğin bu kadar muğlâk, eğitim ve sağlığın bu kadar kötü ve pahalı olduğu bir ülkede çocuk yetiştirmek korkutuyor onları. GÜVENSİZLER. Ne kendi ülkelerine, ne de dünyaya güvenemiyorlar. En kötüsü de bütün bunları değiştirebileceklerine dair İNANÇSIZLAR. Dolayısıyla İLGİSİZLER. Bu sorunlar ve çözümleri üzerine düşünmüyorlar. Bunlara dair düşünmeyince de, gündelik olanların dışında düşünecek bir şey kalmıyor geriye: DÜŞÜNMÜYORLAR! Bilirsiniz, insan düşünmeyince, hayatta kendisine dayatılana katlanmak durumunda kalır. Bu nedenle de değiştirebildikleri şeyler üç beş eşya, cep telefonu ya da arabadan ibaret oluyor. Oysa yaşam hep aynı ve SIKILIYORLAR. “Hadi ucuz bilet bulduk, İtalya’ya gittik bu yaz, eee!?” Bu ve benzeri cümleleri öyle sık duyuyorum ki onlardan. Bunu söylerken ne gözlerinde bir merak pırıltısı, ne de bir heyecan var. Sanki duyguları alınmış gibiler; tek hissedebildikleri mutsuzluk, sıkıntı ve kızgınlık. Tek yaptıklarıysa ŞİKÂYET ETMEK.
Terapi sürecinde en hoşlanmadıkları şey, onlarla “dünya görüşü, yaşam duruşu, yaşam felsefesi vb.” kavramlar üzerine konuşmak istemem. Hele “felsefe” lafını duyduklarında şeytan görmüşe dönüyorlar. Dünya görüşü dediğimde sinirleri bozuluyor, hatta kızıyorlar. “Ne görüşü!” diyorlar, “dünya bu işte, ben ne görüyorum, nasıl görüyorum ne önemi var!” Yaşam duruşunun tek karşılığıysa başarılı ve güçlü olmak; yani para ve statü. Oysa biraz kurcaladığımda aslında bunun da umurlarında olmadığı, sadece öyle olması gerektiği dayatıldığı için öyle düşündüklerini görebiliyorum. Zaten sorun da burada başlıyor. Ama bunun yerine ne koyacakları hakkında hiçbir fikirleri yok. Kendilerinden daha kötü durumda olanları görmek istemiyorlar; çünkü onlar için bir şey yapabilecekleri fikri bile onlara zor geliyor. Kendilerinden daha iyi durumda olanlarsa zaten her an gözlerine sokuluyor! Teşbihte hata olmazmış; özetle isteyip istemediklerini bile düşünmedikleri bir havucun peşinden gidip duruyorlar. Allahtan insanlar ki, bir yerlerde “ya bir dakika, bu işte bir terslik var galiba!” diyebiliyorlar.
İşte ben tam da bu noktada giriyorum devreye. Kızsalar, köpürseler de bir dünya görüşleri, bir duruşları, her şeye rağmen bir değer sistemleri olmadan “hastalanmanın” kaçınılmaz olduğunu gösteriyorum onlara; “iyi ki hastalanabiliyoruz”u anlatıyorum. Kendi güçlerinin, özgürlük (yapabilirlik) sınırlarının sandıklarından çok daha fazla olduğunun farkına varmalarını sağlamaya çalışıyorum. Kapitalizmin oyuncaklarına avlanmamaları için ayılmaları gerektiğini, hatta yaşadıkları sorunları bile bu sistemin ürettiğini gösteriyorum. Öte yandan 12 Eylül darbesinin ve sonraki politikaların etkilerini analiz ediyoruz birlikte. Zira onlar bu dönemde yetişmiş insanlar. Ebeveynlerinin korkuları, okulları ve tüm sokaklarıyla darbe zihniyetinin yasaklarıyla büyümüşler. Bu yüzden de “normal” sandıkları ve içinde yetiştikleri bu yapının patalojisini anlamaları çok zor. Hücrelerine kadar işleyen “düşünce ve duyarlılık” yasaklılığını, kendi kişisel problemleri sanmaları çok doğal. Çünkü bize zorla, işkenceyle ya da öldürerek yapmaya çalıştıkları şeyi, bu çocuklara doğdukları andan itibaren sezdirmeden yaptılar. O günlerde attıkları korku ve sindirme tohumları, bugün otuzlu yaşlarını sürmekte olan bu gencecik insanlarda sanki bir kişisel psikolojik hastalıkmış gibi ortaya çıkıyor ve yaşanıyor. Adları da pek şık doğrusu! Panik atak (disorder), manik depresif, bipolar bozukluk, duygu durum bozuklukları vs. vs.! Ne hoş değil mi, artık bizim de Amerikalılar gibi “disorder(bozukluk)”larımız ve aile bütçelerimizde bir de “psikolog/psikiyatr” hanemiz var; hem de epey yüklü bir meblağ!
Ah ben, hani kızmayacaktım bu yazıda! Ancak bu kadar becerebildim, bağışlayın. Akıl s, sağlığınıza da dikkat edin; tabi ne kadar mümkünse!!!
yine çok güzel ve yerinde tesbitlerle, diğer bir tabirle bam teline basmışsınız teşekkürler.bu arada özlettiniz epey zamandır yazmıyorsunuz mahrum bırakmayın bizleri,öksüz bırakmayın..bu güzel yazınızın konusunun sırrı üç bölüm halindedir aslında..senaryonun birinci kısmı 1960 yılına kadar geçen süreç,daha sonra 1960 -1980 arasındaki 20 yıllık süreç,diğeri de hepimizin malümu 1980 ve günümüze kadar gelen süreç.70 milyon insanın,çeşitli yaş grupları içerisinde ve çeşitli kent ve bölgelerde yaşayan yurttaşlarımızda bir takım araştırma yapıp psikolojik teste tabi tutsak ,acaba psikolojisi bozuk insanlar hangi yaş grubunun içerisinde daha fazladır?bir zamanlar bir film vardı belki hatırlarsanız hayallerim,aşkım ve ben...ne yazıkki 80 sonrası yetişen gençliğin hayalleri ve idealleri arasına sıkıştırılması neticesinde yaşam rüzgarının önüne bir kağıt mendil gibi atılarak geldikleri noktada pay sahibi olanlar kimler?sokakta yürüyen on insandan sekizinin yüzü gülmüyorsa,tebessüme hasretse vücut sorumlusu kim?işi olan gençler bile evlenmekten yuva kurmaktan çekiniyor korkuyorsa sebebi neler?aslında bu ve buna benzer soruları çoğaltıp cevap arayabiliriz.biz her işimizi allaha havale ettiğimiz sürece toplumsal travmalar kaçınılmaz olacak,azalmayacak akisine artacaktır.aslında yaşam ve yaşamak çok güzel vede çokta kolay bence .fakat yaşamı zorlaştıran insanların bitmek tükenmek bilmeyen hırs ve ihtirasları.ego tatminleri,bencillik hep yanıbaşımızda.tüketime dayalı, doyumsuz bir toplumdan ne bekleyebiliriz?şimdikiler akıl ve bilgi çağında yaşıyorlar.halen daha tavukmu yumurtadan,yumurtamı tavuktan sorusna pek çoğu takılıp kalıyorsa yapacak fazlada birşey yok.edilgenliği önemsemiyorlarsa,güdülgenlikten kendilerini sakınmıyorlarsa haklarının arayış yöntemlerini başkalarına havale ediyorlarsa geçmişler olsun demek düşer bizede.girdiği işte 6 aylık güvenceyi naralar atarak kutlayıp onaylıyorsa birşeylerin değil çok şeylerin eksik ve hatalı olduğunu göremiyorlarsa elbette bu kördüğümün içerisinde kalmaları kaçınılmaz olacaktır.iğnenin acısını hissetmemek için çeşitli yöntemlerle avunuyorlarsa,kolaycılığı tercih ediyorlarsa bizdende züğürt tesellisi ancak...özlettiniz,arayı uzatmayın lütfen,yüreriğinize,kaleminize sağlık ve teşekkürler.akıl sağlığınızın en üst düzeyde son anakadar hep sizinle olması dileğiyle..
'AKP Devrimin Düşmanı' 12 Mart'ta Deniz Gezmiş'le THKO, 12 Eylül'de TDKP davasından yargılanan Mustafa Yalçıner, AKP'nin 12 Eylül'le hesaplaşma söyleminin sahtekârlık olduğunu iddia etti
AFORİZMALAR
YULARINI UZUN YA DA KISA TUTMAK Çok güzel ve üzerine sayfalar dolusu felsefi, sosyolojik ve psikolojik yazılar yazılacak sözlerimiz vardır. "Yularını uzun ya da kısa tutmak" da çok önemli ve akıldan çıkarılmaması gerekenlerden biridir.