Çok güzel ve üzerine sayfalar dolusu felsefi, sosyolojik ve psikolojik yazılar yazılacak sözlerimiz vardır. "Yularını uzun ya da kısa tutmak" da çok önemli ve akıldan çıkarılmaması gerekenlerden biridir.
Çok güzel ve üzerine sayfalar dolusu felsefi, sosyolojik ve psikolojik yazılar yazılacak sözlerimiz vardır. “Yularını tutmak” da çok önemli ve akıldan çıkarılmaması gerekenlerden biridir.
Nereden aklıma geldi derseniz, son aylardaki politik gelişmeler; zirvede ve zirveye yakın bazı politikacıların ansızın ortadan kaldırılması, olur yanıtım. Yine partileşme süreci (partileşme masalı) boyunca adeta yeni bir Musa’ya eş tutulanlardan birinin pılını pırtısını toplayıp, kayıplara karışmasıdır, aklıma düşürenin başka boyutu.
Musa’ya eş tutulanın yularını uzun tuttular ve kısmakta zorlandılar. Hani dert yanılır ya; “yularını kısaltmakta geç kalındı” serzenişiyle. Gerçekten de yarattıkları zavallı Musa’nın altında kalacakken zor kurtuldular. Ve Musacık adayı, kesin adaylığını açıklayamadan çekiliverdi meydanlardan.
Anlaşılan o ki yaşananlardan oldukça sağlıklı dersler çıkarılmış ve yeni sorunlarla karşılaşmamak için yularlar kısa tutuluyor hatta hemen ipi çekiliyor. Hatta hiç yulara bağlamaya, kısa tutmaya bile göz yumulmuyor; fazla hoplama zıplama potansiyeli taşıyorsanız, yularlanacak duruma erişemeden meydandan çekili verilenlerden de olabiliyorsunuz.
Diyeceksiniz ki, sen de isim vermeden geçip gidiyorsun. Hangi birini sayayım, onlardan geçilmiyor, eskiler, yeniler, unutulmuşlar, unutulacak olanlar…
Sizin aklınıza kimler geliyorsa onlarla yetinin, derim.
Murat Mehmet UĞURLU
***
"Eğer Başbakan, Russell ve Troçki'yi Okusaydı
Dünyanın neresinde olursa olsun, kapitalizmin hüküm sürdüğü her yerde, işsizliği -sanki çözeceklermiş gibi bir yanılsama yaratarak- arada sırada tartışma konusu yapıp gündemin başına taşıyanlar, bu düzenin farklı siyasal-ideolojik temsilcileridir.
Berrtrand Russell ise, Lafargue’den 42 yıl sonra, 1922 yılında eşi Dora Russell’la birlikte kaleme aldıkları “Endüstri Toplumunun Geleceği” (4) adlı yapıtta, günlük 4 saatlik çalışmayı önerir. “Eğer” der Russellar, “kadın, erkek herkes gereksinmelerimizin karşılanması için gerekli bir işte günde dört saat çalışsa, bu çalışma hepimizin gereksinmelerini yeter ölçüde karşılayabilir. Dört saatlik çalışmadan artakalan süre ise, bilim ya da sanat yolundaki en derin çalışmalara bile yeterlidir.”(sy. 35). Hatta söz konusu önerilerinin bile “oldukça ihtiyatlı” olduğunu da belirtmekten geri durmazlar.
Leon Troçki ise işsizliğe karşı mücadeleye ilişkin kendisinden önce dile getirilmiş olanları bir adım daha ileri taşımıştır. “Geçiş Programı”nda (5), “işsizlik ve hayat pahalılığı”nı kapitalist sömürü düzeninin yarattığı ve bu “sistemin abesliğini özetleyen iki temel illet” olarak niteleyen Troçki’nin, her iki soruna karşı da önerisi şudur: Ücretler düşürülmeksizin, mevcut işlerin çalışabilir nüfusa pay edilerek iş saatlerinin kısaltılması. Dahası; ücretlerin enflasyon oranında otomatik olarak artırılması ve çalışanların pahalılık karşısında da korunmasıdır.
Kısaca önerilerine yer verilen üç isim de toplumsal-sınıfsal tercihlerini, şu ya da bu ölçüde, işçi sınıfı ekseninde ve toplumsal yarar / çıkar doğrultusunda yapmışlardır. Önerilerini üretimde günümüz teknolojilerinin kullanılmaya başlanmasından onlarca yıl önce ortaya koymuşlardır ki, en yakın tarihlisi Troçki tarafından 1938’de, zamanımızdan 72 yıl önce dile getirilmiştir. Dolayısıyla, işsizlik, çözümsüz ya da çözümünün nasıl olacağı bilinemeyen bir sorun değildir. Aksine çözüm, gün gibi açıktır… Görmeye, duymaya, bilmeye kadir olan herkes için açık…" Not: Yazının tamamı Atalay Girgin: Felsefe öğretmeni'ne ait olup bu adrestedir. (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=1004896&Date=30.06.2010&CategoryID=83) ****
Her Birimiz Birlikte Yaşadığımız İnsanların Sentezleriyiz
Gündelik yaşamımızda ne kadar çok insan bulunuyorsa çevremizde; o kadar çok rol modelden etkileniyoruz, o kadar insanın karakteri, birikimi, yaşam öyküsü ile hem hal oluyoruz demektir.
Düşünürüm de yeni yaşam biçimlerini, çocukların insan ilişkileri bakımından ne kadar çorak olduklarını görürüm. Acaba, derim, televizyonlardaki bilim programları (tarih, coğrafya, fizik, biyoloji, sağlık vb), belgeseller, dizi filmler, haberler ne kadar etkindir, her şeyi birebir yaşamakla, ekran karşısında izlemek aynı duyguyu verir mi?
Düşünecek ve diyeceksiniz ki, arasında ne fark var?
Kendi adıma, iki dede, üç nine, onlarca hala, teyze, dayı, amca dediğim insanlar, kardeşler ve kardeşler kadar yakın arkadaşlarla birlikte yaşamışım ve onların bir sentezi olduğumu anlıyorum. Avantaj mı, dezavantaj mı orasını da bilemiyorum.
****
Her Türden İnsan Hakları İhlallerini Nefretle Kınıyoruz!
İsrail Devleti'nin yaptığı son kıyımı da öne çıkararak, İnsanlık onuruna saldırı anlamına gelen her türlü davranışı, eylemi, sözü, yazıyı şiddetle ve nefretle kınıyoruz!
"TAHRAN ZİYARETİ BEŞ TUTUKLUNUN İDAMININ ARDINDAN GERÇEKLEŞTİ" Yorumda, ABD’li düşünce kuruluşu Carnegie Endowment’dan Kerim Sadjadpour’un, "yıllarca bağlantısız ve gelişmekte olan ülkelerin, ABD’yi insan haklarını göz ardı ederek kendi çıkarlarının peşinde koşmakla suçladıkları, Lula ve Erdoğan’ın Tahran ziyaretinin ise, İran’ın, işkence ile itirafa zorlanan beş siyasi tutukluyu idam etmesinin hemen ardından gerçekleştiği, ancak her iki liderin Ahmedinejad’a sıcak bir biçimde sarılırken insan haklarından hiç söz etmedikleri" yönündeki değerlendirmelerine yer verildi. Sadjadpour’un, "Ortadoğu’da adaleti arayan tek halkın, Filistinliler olduğu yönündeki yanlış bir varsayımın bulunduğu" görüşünü de aktaran Friedman şöyle devam etti: "Hem Türkiye hem de Brezilya, askeri yönetim dönemlerinin üstesinden gelen iki yeni oluşmuş demokrasilerdir. Liderlerinin, ordu ve polisi, Türkler ve Brezilyalıların bugün yararlandığı ifade ve siyasi tercih özgürlüğünü arayan İranlı demokratları ezmek için kullanan bir İranlı cumhurbaşkanı kucaklamaları ve güçlendirmeleri, utanç verici."
"BİR GÜN İRAN HALKINA HESAP VERMEK ZORUNDA KALACAKLAR" Thomas Friedman, Lula için sarf edilen "Lula siyasi bir dev ancak ahlak açısından büyük bir hayal kırıklığını yarattı", "Lula Brezilya için çok iyi bir şey, demokrat komşuları için ise bir felaket oldu" sözlerini de yansıttığı yorumunda İran’daki "Yeşil Devrim"i de "On yıllarca Ortadoğu’da ortaya çıkan en önemli, demokratik hareket olarak" niteledi. Friedman, yazısını noktalarken de şu sözleri kullandı: "İran’ın hiçbir zaman bir bomba olmamasını tercih ederdim. Dünya, özellikle Ortadoğu’da, daha çok nükleer silahları olmadan çok daha güvenli bir yer olur. Ancak İran nükleer silahları elde ederse eğer, tetikte parmağı olanı, mevcut kanlı dikta yerine demokratik bir İran’ın olması büyük bir fark oluşturur. Bunu geciktirmek ve İran’da reel demokrasiyi teşvik etmek için çalışan herkes, meleklerin tarafındadır. Ancak, despot rejimi güçlendiren ve nükleer muzipliğini örtenler, bir gün İran halkına hesap vermek zorunda kalacak."(ANKA)
***
Yazıklar olsun, ‘dini değerler’ üzerinden iktidar olup, insanlıktan çıkmış yeni sermaye azgınları ve onların borazancılığına soyunanlara! Yazıklar olsun, konu iş kazası olunca ‘kaderci’, ihale peşinde koşmaya gelince, en acımasız kul düzenine esir olmakta beis görmeyenlere!
Solcusunun, demokratının, dindarının güçlünün yanında hizalanmakta tereddüt etmediği, vicdansızlıkta buluştuğu bir ülkede, dünyada, güçsüzlerin sesini duyuracak kimse kalmamış demektir. Kimse kendini kandırmasın, ‘öfkeden çılgına dönmemek’, ‘sessiz kalmak’, ‘isyan etmemek’, güçlüye boyun eğmektir! Ünlü İtalyan siyaset kuramcısı Norberto Bobbio, “Zenginle fakir, güçlü ile güçsüz arasındaki muazzam farkı dert edinmek’ siyasal tavrın en belirleyici eşiğidir” diyor. Aklı, vicdanı, imanı kararmamışlar için ölçü bu olmalı. Kanmayın boş laflara, akla kara, güçlü ve zayıfa karşı mesafe ile belirlenir. Partiniz değil, ruhunuz, vicdanınız, alnınız AK olsun istiyorsanız, yaşadığınız ülkede olan bitene bu açıdan bakın, ses verin, daha fazla insanı kurban vermeyelim.
***
ÇALIŞARAK YAŞAMAK YA DA SAVAŞARAK ÖLMEK _ Paul Mason
Kitaptan, biri düne diğeri bugüne ait iki pasaj aktarmanın tam sırasıdır. Zira, şimdilerde görmezden, duymazdan, bilmezden gelinse de, kapitalizmin temel çelişkisini, işçilerle patronlar arasında asla bitmeyecek olan kavganın menşeini tanımlamanın en iyi yolu bu:
Manchester 1819
İşçiler fabrika içerisinde, hapishane ve kışlalardan örnek alınarak modellenmiş bir disiplin sisteminin parçası oldular. Böyle bir sisteme ihtiyaç duyulmuştu; çünkü tarihte ilk kez insan hareketinin hızını makineler belirliyordu. Çocukluktan çalışma yaşamına, kırdan fabrikaya, ev içi üretimden endüstriyel disipline geçiş. Tüm bunlar, ilk kuşak fabrika işçisi çocukların hafızalarına kazınmıştı. Bunlardan biri olan on yaşındaki Sarah Carpenter şöyle aktarıyor: “Tarakçı ustasının adı Thomas Birks’ti; fakat herkes ona Şeytan Tom diye seslenirdi. Çok kötü bir adamdı. İşçilere ama özellikle çocuklara kötü davranması için işveren teşvik ediyordu. Onu sık sık on yedi-on sekiz yaşında kızların kıyafetlerini parçaladıktan sonra, onları dizinin üstünde, erkeklerin ve genç oğlanların karşısında döverken görürdüm. Hastalansa keyiften dört köşe olurduk. Ölmesi için dua ederdik.” Robert Blincoe, fabrikadaki ilk gününü asla unutamayacaktı: “Saat beş buçukta fabrikada oluyorlardı. Kapıdan girdiği anda güarültüden dehşete düştü. İçerideki koku dayanılacak gibi değildi. Ona verilen ilk görev, yere rastgele saçılmış, dağılmış pamukları toplamaktı. Kötü kokuya alışık olmadığından kısa süre sonra hastalandı, sürekli eğilip kalkmaktan dolayı sırt ağrıları başladı. Bu yüzden Blincoe, bir seferinde izin almadan oturma cüreti gösterdi. Ancak daha sonra anlayacağı üzere bu davranış, pamuk fabrikalalarında katı bir biçimde yasaklanmıştı. Ustası Smith, ona ayakta durması gerektiğini ikaz etti. Böylece saat on ikiye kadar en ufak ara vermeden, altı buçuk saat boyunca ustasının dediği gibi çalıştı.”
Amukoko, Nijerya 2005
Amukoko adeta bir barakalar ve dar yollar denizi. Tek katlı kulübelerin etrafını saran uzun taraçalar bazen dört kat yüksekliğinde beton birleşimler meydana getiriyor. Otlarla yeşermiş dışkılarla pislik yuvası haline gelmiş, sivrisineklerle dolup taşan bir kanal geçiyor ortasından. Bu kanal yüzünden, bu sokaklarda yalınayak dolaşan her 25 çocuktan biri on yaşına gelemeden sıtmadan yaşamını kaybedecek. Amukoko’daki evlerin yalnızca yüzde 5’inde su akıyor. “Buraya getto diyoruz” diyor Stephen Oluremi. “Burada yaşayanların sadece hayatta kalacak kadar parası var”. Üç milyon insan yaşıyor burada. (...) Erkeklerin çoğu dışarıda, işteler ya da iş arıyorlar. Amukoko’dan geliyorsan nerede çalışırsın? Eğer çocuksan, bir şeyler satabilirsin. Yarım günlük gezi boyunca her yol kavşağı üçüncü dünya ekonomisinin yeni hurdalarını beğenilere sunan Amukoko’lu çocuklarla doluydu: telefon kartları, cep telefonu şarjları, İngilizce kişisel gelişim kitaplarının çalıntıları. Bir oğlan trafiğe takılmış bir kamyonet sürücüsüne avuç dolusu siyah elektrik kablosu teklif ediyor. Sürücü bir tanesini seçiyor ve sonra trafiğin aniden açılmasıyla parayı ödemeden basıp gidiyor. Oğlanın yüzü ağlamaklı bir hal alıyor ama çok geçmeden adrenalini kamçılıyor ve bağırarak kamyoneti kovalamaya başlıyor. (...) Oluremi bir metal işleme fabrikasında elektrikli aletler için alüminyum kaplar yapıyor. Bekâr, yirmili yaşların başında. Elleri güçlü, kıyafetleri yırtık pırtıktır. Çalıştığı yerde 250 devamlı, 200 geçici işçi var. O da geçici işçilerden biri:
“Bu ülkede yaptıklarının cezasını nasıl ödeyecekler, bilmiyorum: gündelikçilerin işleri kadroluların yaptıklarıyla aynı ama ücretler farklı. Sözleşmemiz yok. Çalışırken iyi para toplamanız gerekiyor fakat gündelikçiler olarak hiç de iyi para toplayamıyorsunuz. Kadrolu personelle aynı işi yapmamıza rağmen size iyi bir ücret ödenmiyor. İşte gündelikçilerin durumu bu.”
Oluremi ayda 5 bin naira kazanıyor. Bu 21 sterline eşit ve Çin’deki bir fabrika işçisinin aldığının yaklaşık yarısı demek. Çalışma saatleri tahammül edilebilir (sabah 7’den öğleden sonra 3’e kadar). Çalışma koşulları zorlu, ancak o, kalıpları elle cilaladıkları bölümde değil de üretim bandında çalıştığı için kendini şanslı sayıyor. (Radikal Yazarı:ERTUĞRUL MAVİOĞLU )
***
EMEKÇİLER VE YAŞAM HAKLARINDAKİ KAZANIMLARDA İZLEDİĞİMİZ GEL GİTLER
14-16 saat olan işgününü 12 saate çekmek için uzun bir savaşım yürüttü. 13 yaş ve daha altı yaşlardaki çocukların günde 12 saat çalışması için yürütülen mücadele bile burjuvaziyi dehşete düşürmeye yetmişti. Sermaye gecikmeden vahşi yüzünü göstermiş, acımasız katliamlara girişmekten geri kalmamıştır.
1 Mayıs’ı gündeme taşıyan korkunç katliam çarpıcı örneklerdendir ve emekçiler bu günü Dünya durdukça anacak ve unutmayacaktır. İnişli çıkışlı bir mücadele halen devam etmektedir. Tıpkı 1848’lerde yaşananlar gibi.1848 Haziran barikatlarında yenilen Fransız işçi sınıfının devrimle birlikte kazandığı 10 saatlik işgünü hakkı elinden alındı ve çıkartılan yeni bir yasayla işgünü 12 saat olarak belirlendi. Benzeri gelişmeler İngiltere’de de yaşandı. İngiliz işçi sınıfı işgünü mücadelesini 12 saatle sınırlandırmamış ve 10 saatlik işgünü talebiyle mücadeleyi sürdürmüştü. Genel oy hakkını ve işçilerin parlamentoya seçilmesini savunan Chartist hareketin ileri sürdüğü taleplerin başında 10 saatlik işgünü bulunuyordu. “Saraylara savaş, kulübelere barış” şiarıyla başlatılan mücadele sonucunda İngiliz işçi sınıfı 10 saatlik işgününü burjuvaziye kabul ettirdi. 1 Mayıs 1848’de 10 saatlik işgünü yasası yürürlüğe girdiyse de, Avrupa’daki devrimlerin yenilmesinden güç alan burjuvazi yasayı uygulatmadı.
Sigortalı daha doğrusu zorunlu sigortalı işçi çalıştırma olayı da emekçilerin hanesine yazılan bir hak olup yakın tarihlerin eseridir. Bir kaynağa göre, zorunlu sosyal sigorta tekniğine dayalı ilk sosyal güvenlik sistemi, 1880’li yılların başından itibaren dünya’da ilk kez Almanya’da dönemin Şansölyesi Bismarck tarafından oluşturulmaya başlanmıştır. Ve bir zaman gelmiş zorunlu sigorta hakkı birçok ülkenin temel yasalarında yerini almıştır.
Konuya neden girdim derseniz; günümüz Türkiye’sinde çalışma süresi belirsiz, işverenin “paydos” sözüne bağlı hale gelmiştir. Sigortasız çalıştırma ise yasal zorunluluğa rağmen uygulanmama kesin kuralı halini almıştır.
Beklentim; insanları çok seven ve öte dünya için fetvalar verenlerin biraz da bu dünyada nasıl yaşanabileceğine, yaşamın temel araçlarından sendika ve sigorta başta olmak üzere sosyal, siyasal haklar üzerine “eğilmeleridir”.
***
HÜKÜMET "BÜTÜNLEME"DE GEÇMEK İÇİN SON ÇIRPINIŞLARINI YAPIYOR
Bilindiği üzere, mevcut Erdoğan Hükümeti, Uluslarüstü Sermaye'nin gerek AB kanalıyla gerekse başka odaklardan aldığı görevleri (ödevleri) yerine getirmek için TBMM'yi akıl almadık yöntemlerle ve gerekçelerle zorluyor.
Ne var ki bu çabaları istediği sonuçlara yetmiyor; her keresinde, kimi zaman muhalefetin, kimi zaman da Anayasa Mahkemesi ve Danıştay gibi yüksek yargıya takılıyor.
Yeni seçim dönemi yaklaştıkça ödevlerini bitiremeyen Erdoğan Hükümetinin eli ayağına dolaşıyor. Küreselleşme yönünde kendisine verilen sorunları aşamayan ve Uluslarüstü Sermaye’nin beklentilerini yeterine getiremediği için sınıfta kalacağı şimdiden belli olan hükümet, son ataklarla, kurtarma ya da “bütünleme” sınavında ödevini tamamlamak istiyor. Eğer verilen görevi tamamlayamazsa Uluslarüstü Sermaye başka kapıya gidecektir. Erdoğan hükümeti bunu çok iyi biliyor ve başta Tekel İşçileri olmak üzere, önüne engel teşkil edenlere ateş ve nefret püskürüyor.
***
AİDİYET KISKACININ GRİ ÇİZGİLERİ Aidiyet kıskacı önce kendimizden başlar. Herkesten ve her şeyden önce "ben" vardır ve bu normal bir haldir. "Ben"imizi ne kadar öne çıkarırsak, o kadar sosyallikten ve biz aidiyetinden uzaklaşırız.
Eğer toplumsal bir varlıksak ve bir toplumun bireyi isek; ben çerçeveli aidiyete gereğinden çok vurgu yapmayacağız. O zaman bencilliğin karanlık, kirli dehlizlerinde, herkesten kopuk, egomuzun tutarsızlıkları içinde münzevi bir hayat sürdürmek zorunda kalırız.
Toplumsal, cemaat merkezli, örgütsel ve daha kötüsü lider odaklı aidiyete tutsak olursak; bu kez de kendimizi geliştirmekten mahrum kalırız. Lider, idol, fikir vb tapıncına dönen boyutta yaşarsak aidiyeti kendimizi, birey olmanın haklarını ve ödevlerinden soyutlanmış oluruz.
İşte bu iki uç arasındaki aidiyet hallerini belirleyen gri çizgileri, geçişken alanı iyi dengeleyebilmeliyiz. Aslında hem kendimiz olma, hem de başkalarıyla paylaşmanın olmazsa olmazı aidiyetin normal koşullarını yaşayamayız.
Kim ve kimler ki iktidar olurlar, ulaştığı erki kendinden olmayanlarla asla paylaşmazlar.
Bir çocuğun “bu benim” diyerek oyuncağına sarılıp, uzananlar olduğunda kıyametler koparması benzeri; hırçın, kıskanç, saldırgan, ketum, yıkıcı, dışlayıcı, şiddet temelli söylem ve eylem gösterisine kadar varan, sınırları tahmin edilemeyen, çizilemeyen bencilikle çerçeveli bir sahipliliktir iktidar.
Siyasi partilerin iktidarı daha da çarpıcıdır. Sızdırmazlık testini geçmiş, oligarşik bir çelik çekirdeğin dışında kendi partililerini bile yaklaştırmazlar erkin paylaşımına. Erk paylaşımın şaşmaz biçimde bütün iktidarlar reddederler.
Neden bu kadar katı tutumlar içinde sahiplenilir iktidarlar?
Nasıl bir nitel ve nicel boyutu vardır iktidarın ki, kılıçtan keskin sınırları vardır,içine girilmesi yasak doğal bir kast olabilmektedir?
***
İNSANLAR BİZATİHİ POLİTİK VE İDEOLOJİK VARLIKLARDIR
İnsanın kendisi bizatihi tüm yapıp etmelerinde sürekli biçimde politika ve ideoloji üretir. Ancak kişi kendiliğinden ve gündelik yaşamındaki etkinliklerinin, politika ve ideoloji boyutunda işlediğinin farkında olmayabilir.
Politikanın TDK sözlüğündeki karşılığı,” Davranış biçimi, düşünce yapısı,”dır.
Logos veya loji ise “akıl ile kavrama (duygusal kavrama anlamındaki pathos sözcüğünün karşıtı olarak), akıl, bir şeyi anlaşılır kılan mantıksal temel, mantıksal olanın birliği” anlamındadır.
Polis, kent demektir ve politika kentle ilgili ifadelerin toplamıdır. Eğer gündelik konuşma içinde kente ilişkin herhangi bir öneride bulunmuşsak, politika yapmış oluruz. Bu demektir ki, insanın politika yapmasını men etmek istediğimizde, o insanın en doğal özelliği olan düşünmesini ve söylemesini yasaklamış oluruz.
Keza, ideoloji de aynı düzlemde değerlendirilmelidir. Bütün insanların idealleri vardır. İdealini tasarımlayan ve söze döken her insan, idealinin bilgisini yapmış olur ve ideoloji yaratır. Bu demektir ki, insan kaçınılmaz biçim de politika yapmaya ve ideolojik davranmaya mahkûmdur. Siz bunların yapılmamasını istediğinizde, insanı, insani özelliklerinden soymuş olursunuz ve bu özelliklerinden arî biri artık insan değildir.
Ayrıca politikayı profesyonel veya bilimsel anlamda yapanlar da vardır ki, onlara politikacı ya da politika bilimcisi denir. Aynı durum ideoloji alanında da geçerlidir ve onlara da ideolog denir. Herkes politikacı ve ideolog değildir ama politik ve ideolojik kimlikle donatılıdır ve bu haklardan men edilemedikleri gibi bu faaliyetlerinden dolayı ayıplanamaz, kınanamazlar da.
***
Kavram Kargaşası da Ne Ola ki ?
Kendi kavramını, egemen kavram olarak görmek isteyenler, karşı kavramları tedavülden kaldırmak isterler. Sözlerini dinletemeyince ve hegemonyalarını kuramayınca kavram kargaşası var diye avaz avaz bağırırlar.
Herkes kendi penceresinden bakar ve gördüğünü, görmek istediğini genel geçer kavram sanır.
Eğer başka pencerelerden bakıyor; başka başka davaların peşinde koşuyorsak; hele de sınıfsal çıkarlarımız çok farklı ise aynı kavrama, farklı anlamlar yüklememizden daha normalli var mıdır?
Kavram kargaşası sınıfsal ve felsefi görüş farklılığının normal sonucu ve uzantısıdır. Kavram kargaşası hiç bitmeyecek ve görüşler ve düşünceler arası çelişkiler bitmeyeceğine göre.
Murat Mehmet UĞURLU
***
Kozası içine çekilip edilgin birbirinin aynı günler içinde yuvarlanıp giderken, sandık başına geldiğinde tek etkin eylemini gerçekleştirir ve vurucu darbeyi yapar. Yıllara sığdırdığı suskunluğunu oy pusulasındaki tercihi ile bozar, ilk ve son kez adeta kükreyerek girer sandığa. Sus pusluğunu kendi içinde bozar, örtülerle gizlenmiş bölmede, gözlerden uzak bu büyülü mekânda gizil güçlerinin cesaretiyle mührünü basar ve sözlerinin, beklentilerinin üzerine.
Aslında bu kitle sistem içine bütünleşmiş (entegre olmuş) olup, sistemi oluşturan, sistem sürdürücüsü, yeniliklere kapalı ve mevcuda sıkı sıkı sarılan esas unsurdur.Bunlar, sistemi benimsemiş, değişimden etkilenmeyecek, küçük revizyonlarla talepleri karşılanan ve sistemin koruyucusu yurttaşladır. Sistemin elden gitmemesi için bazı sonuçlara katlanmaya razıdırlar ama tümüyle de pasif durumda olmadıklarını, sıkıntılarını çözemeyenleri tasfiye ederek bir nevi öç aldıklarını göstermektedirler.
Sistem içindeki partilerin iktidarlarından kaynaklanan değişikliklerin, yeni yapıların büyük farklılıklar arz etmeyeceğinin, yaşamlarında büyük değişiklikler yaratmayacağının bilincindedirler. Zaten çok büyük değişiklik beklentileri de yoktur. Sistem içinde ayaklarını basacak bir yer bulmuş olduklarından, fazla debelenmenin kendilerine zarar vereceğinin farkındadırlar. Bu nedenle yıpranmış olanları göndermek ve yenilerini getirmekle yetinirler. Hatta sistemden uzaklaşmak eğilimine girerek pozisyonlarını bozacak değişime yeltenenleri, sisteme tam uygunluğa zorlarlar. Mevcut düzene zarar vereceklerini hissettiklerini, esnemeye davet ve ikaz etme görevini de üstlenirler.
DEĞERLİ HOCAM BAŞBAKANI AKIL VE MANTIK SÜZGECİNDEN GEÇİRMEYE KALKARSAK YANDIK YANDIK..BAŞBAKAN VE ŞÜREKASI ''AKP DEVLET DENİZ YEMEYEN DOMUZ ZİHNİYETİYLE ÜLKEYİ VE HALKI SÖMÜRÜYOR.TÜRKİYEMİZİ TEKRAR LAİK İLERİCİ BİR ROTAYA SOKMAK ÇOK KOLAY OLMAYACAK GİBİ...AKP=AKRABALARI KALKINDIRMA PARTİSİ
Hükümet kendisimden beklenmeyen bir çıkış daha yapar gibi göründü; "memurlara grevli toplu sözleşmeli sendika hakkı" koyacaktı "Anayasa değişiklik paketine". Çabuk çark etti ve kendinden beklenen emekçi düşmalığına geri döndü. Bütün bunlar sıkışmışlığının ve çaresizliğinin en çarpıcı göstergeleri.
İbretle izleyelim!
Sayın Başbakan çırpındıkça batıyor. Zaman daraldıkça ve AB baskılarını ensesinde hissetikçe aklını değil duygularını öne çıkarıyor ve şaşkınlık içinde şaşırarak, diline geleni ve asıl düşüncelerini istemerek dışa vuruyor.
AB yeniden açıkladı isteklerini ve Başbakan daha da heyecanlandı; söylediklerini "yereleden evrensele" ibretle izliyoruz.
Gidişata bakılırsa "bütünlemeden" başarıyla çıkamayacak gibi. Bekleyip görelim diyeceğim ama yolun sonu ayan beyan görünüyor.
İktidarların belirli bir temsiliyet misyonu ve direktifler çerçevesi içinde olduğunu unutmayalım. Eğer temsiliyetinin dışına çıkarsa alaşağı edilirler. Göbekten ve katı bir bağlılıkları vardır. Her kesim gücü oranında ortak olabilir iktidara.
Eğer örgütlü ve sarsıcı gücünüz yoksa iktidarların hep uzağında ve tuzağında olursunuz. İktidar için en önemli sermaye örgütlü ve hizaya getici gücünüzdür.
ak parti iktidarı neden askerlere saldırıyor, veya şöyle sorayım emperyalizm neden askerlere saldırıyor. Hangi askerlere saldırıyor ve neden.?
Dünyadaki örneklere bakınca anlaşılıyor.
Güney Amerikada Anti Emperyalist, askerlere dayanan iktidarlar kuruluyor. Bir çok ülkede askeri temele dayalı Anti Emperyalist çıkışlar var.
İşte bu anti Emperyalist askeri tepkilere engel olmak amacı ile erkenden tedbir alıyorlar.
Onlar elbette ki emperyalizmin kontrolündeki darbelerden korkmaz, onların korkusu kendi kontrollerinin dışındaki yurtsever askerlerin darbe-devrim yapmasıdır.
Ordu içinde bulunan yurtsever subayları tuzağa düşürmek için oyunlar oynuyorlar.
Bu oyunu kendilerine bağımlı askerlerle yürütüyorlar.
Emperyalizm asla kendine bağımlı askerlerin darbelerinden korkmuyor.
Onların korkusu, güney amerika ülkelerindeki bir çok ülkede askerlerin anti emperyalist, ulusalcı girişimleridir. Üstelik bu yurtsever askerler, o ülkelerin din adamlarından da destek alıyorlar.
Emperyalizm kendisine bağımlı asker ve din adamlarını besleyip güçlendirirken, karşı duruşu olanları tasfiye ediyor.
Ülkemizde son olayları değerlendirirken bence bunları da göz önünde bulundurmak gerek.
'AKP Devrimin Düşmanı' 12 Mart'ta Deniz Gezmiş'le THKO, 12 Eylül'de TDKP davasından yargılanan Mustafa Yalçıner, AKP'nin 12 Eylül'le hesaplaşma söyleminin sahtekârlık olduğunu iddia etti
AFORİZMALAR
YULARINI UZUN YA DA KISA TUTMAK Çok güzel ve üzerine sayfalar dolusu felsefi, sosyolojik ve psikolojik yazılar yazılacak sözlerimiz vardır. "Yularını uzun ya da kısa tutmak" da çok önemli ve akıldan çıkarılmaması gerekenlerden biridir.