Amin Maalouf'un çok ses getiren kitabını okudum bu günlerde. Altı çizilecek çok yeri olduğunu söyleyebilirim. Birkaç kısa alıntıyı sizlerle paylaşmayı uygun gördüm.
***
S/46 “Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powell, Irak işgalinden önceki aylar boyunca sık sık çok güç durumlara düşüyordu; bir yandan bütün dünyayı bu savaşın kesinlikle olması gerektiğine ikna etmeye çalışırken, bir yandan da özel görüşmelerinde başkanın kesinkes oraya gidilmemesi gerektiğine ikna etmeye uğraşıyordu.”
S/47 “Çocuk kendisini evlat edinen bir anne ile üvey anne arasındaki farkı bilir. Halklar da kurtarıcılar ile işgalciler arasındaki farkı bilir.”
S/145 “Bir ülke çökerken, her zaman oradan başka bir ülkeye göç etmeyi deneyebilir insan; buna karşılık, bütün dünya tehdit altındaysa gidecek başka yer kalmaz. Hem kendimiz hem de gelecek kuşaklar adına, gerilemeye boyun eğmek istenmiyorsa, olayların akışını değiştirmeye çalışmalıyız.”
***
Cehennemimizi Kendimiz Yaratırız Aslında
Her ne kadar kaderimizin çizilmesine müdahil olamadığımızı bilsek de, çoğu zaman kendimiz yaratırız Cehennemimizi. Dünya bir avuç bencil, acımasız, cani ruhlu, kör iştihaları doymak bilmez insan türü tarafından idare edilmektedir. Ancak, her şeye karşın, tüm eylemimize, her türlü seçimimize ulaşamadıkları da aşikârdır.
Ne kadar da temel düzeni sağlamak bir avuç saldırganın elinde olsa bile; küçük alanlarımızdaki seçimler bize ait olmaktan çalınamamıştır. Gündelik yaşamımızdaki çoğu tercih bizzat bireysel irademizle gerçekleşmemektedir. Hala tümüyle teslim alınmış, iradeleri bir noktadan yönetilen sürüler değiliz. Günümüzü ve gecemizi kimlerle geçirmemiz konusunda mikro dünyalarımızın efendisi olmaktan henüz kendimiz çıkarılmadık. Zincirlerimiz hareketlerimizi, düşüncelerimizi, tercihlerimizi sınırlayacak kertede sıkı ve kırılamaz değildir.
O nedenle seçeneklerimizi iyi değerlendirerek dünyamızı cehenneme çevirmekten kurtulabiliriz. Çoğu zaman yaptığımız yanlışlardan başkalarını sorumlu tutarız. Oysa mikro dünyalarımızdaki tercihlerin asıl sorumluları bizleriz, kendilerimizdir. Yani cehennemimizi kendimiz yaratırız aslında. Cehennem ateşimiz kendimiz yaktığımız gibi, en kuru odunları da kendimiz kayıp ateşe tepinip dururuz.
Eğer yanmak istemiyorsak cehennem ateşinde öncelikle sorumlu kişi merkezine kendimizi oturtmalı, sorgulamaya kendimizden başlamalıyız.
***
Elma Dersem Çıkma
Elma desem çıkma, armut dersem çık, hayata tutunmak ve sonuçta gülen olmak adına, oyunlarımızda kullandığımız ilk şifreli temasımızdır yanıltarak başarıya ulaşma çabalarımız. Küçük yaştan başlarız hayatımızı oyunlar üzerinden kodlamaya. Kandırmaca, gizlemece, şifrelerle iletişim ve hile üzerine kurulu yarışma temelli oyunlarımızla öreriz yaşamımızı. Burada aslolan kazanmak, geride bırakmak, ileri atılmak, elemek, yenmek velhasıl mücadeleye dayalı yaşamdır yolunda yürüdüğümüz
Ta çocukluktan itibaren müthiş bir çekişme azmi ve isteği ile donatırız irademizi ve idrakimizi. Bu üstün gelme kültürü müdür acaba insanlığın açmazı. Takım oyunları ile bir başka boyuta taşınır mücadele. Aidiyetler, yandaşlar, yenilmesi, saf dışı edilmesi gerekenler; iyiler ve kötüler musallat olur belleklerimizde. Tahammülsüzlükler, hırçınlıklar, saf dışına itmeler, ayrı gayrılar tarafına sürmeler alır başını gider.
Yanlış olan aslında bu mudur?
Pedagoji bilimi çocuk oyunlarını yeniden mi değerlendirmeli? Çekişme, yarışma eğitimi yerine bölüşme, paylaşma, birlikte üretme, dayanışma temalı oyunlar mı bulunmalı.
***
Politikada Sokağın Taleplerini Dikkate Alacaksın
Politikada sokağın taleplerini dikkate alacaksın ama sokağın diline teslim olmayacaksın. Çözüm arayışların ve çarelerin çağdaş, evrensel, bilimsel standartlardan sapmayacak. Sokak kalabalık ve o kadar da çeşitli ve her türlü mesnetsiz nakaratla doludur.
Politikacısı iseniz ya da politika ile ilgiliyseniz sokağın nabzını, dilini, taleplerini, beklentilerini kaçırmayacaksın. Duyduklarına yanıt verirken de en azından takipte olduğun ölçüde titizlik gösterip, kılı kırk yararak nedenleri, olasılıkları, sonuçları bulmakta azami özeni göstereceksin.
***
Herkesin Bilimi Kendine
Deneyimlerimizin birikimidir bilgi; biriktirdiğimiz bilgilerin herkesin kullanımına sunulacak sistematiğe kavuşturulması da bilimdir. Bugün öğrendiğimizi gelecek günlerde zorlanmadan uygulamak, sürekli karşılaşacağımız açmazları her seferinde yeniden deneyerek çözeceğimize, öğrendiklerimizi kayıt altın alıp hazırda tutmayı öğrendik. İlk dönemlerde zihnimize, ezberimize kazımayı yeğledik, yakınlarımızın ezberlerine kazıdıklarını.
Yazmayı, çizmeyi keşfedince zihnimizin dışında başka materyallere kazıdık. Gün geçtikçe yığınla bilgi, oluştu. Bunların bazıları doğru, bazıları yanlıştı. Hatta doğru oldukları halde işimize geldiği ya da gelmediği için kullanımın yasakladık, gözler önünden sakladık. Böylece yasaklı, ayıplı bilgiler doğdu. Daha baştan taraflı ve maksatlı bir yanı vardı bilgilerin. Bilmek, bilgi sahibi olmak her zaman makbul insan olmanızı koşullamadı. Bilgisizlik kadar değil, çok daha sakıncalı ve tehlikeli addedildi bilgili olmak; çok şey bildiği için ölüm cezalarına çarptırılanların hazin öyküleriyle doludur tarihimiz (derken, insanlık tarihi kast edilmiştir).
Bilim, hem mevcudu çözümleme hem de mevcuttan geleceği önerme ve bilme gücüyle donanımlıdır. Bilimsel bakışı öncelersek hayatımızda bugünü dünden kurma fırsatını yakalamışız demektir. Bu anlamda bilim, geleceğimizi bilmek, ilerleyen zamanımızı zapt_u rapt altına almaktır. Oysa bu tip insan bazılarının işine gelmez. Sınıflı bir toplum içinde yaşadığımızı, toplumsal olayların sınıflar çelişkisinden kaynaklandığını bildiğimize göre, her sınıf azami bil ve işe yarar bilginin kendi elinde toplanmasını isteyecek, o yönde güçlü olmayı isteyecektir.
Tesadüfün yeri çok azdır bilimin olduğu yerde. Yaşadığımız (enflasyon, kriz, zam, fırsat eşitliği vb.), yaşayacağımız hiçbir şey tesadüfü ve önceden görülmemiş olgular değildir.Aksine olarca yıl önceden kurgulanan, alt yapısı adım adım döşenen stratejisi ve her taktik adımı bilimsel veriler üzerine inşa edilen yıkımlardır bunlar. Çünkü pazarda zarar eden varsa kar eden de vardır mutlaka. Merkez Bankası’nın bastığı paralar uçup gitmediğine göre ne kadar battı dense de maddi varlığını korumaktadır.
Kesinlikle birilerinin hesabı altına kayıtlıdır bu paralar ama sana, bana göre batmışlar hanesindedir. Batıklar deniz dalgalarına ya da rüzgâra kapılıp savrulmadığına göre bir yerlerde istiflenmiş haldedirler. Ekonomi biliminde böyle nereye gittiği bilinmeyen paralara yer yoktur.
Bilim, rastlantısal olanı bilinebilir, denetlenebilir hale getirmek için çabalar ve taraflıdır; hizmet ettiği kesime ihya eder, karşı tarafı sürekli batırır ve mutsuz eder! Bilimin de sınıfsallığı vardır, bir sınıfa sonsuz olanaklar ve özgürlükler sunulurken, karşı sınıfa her türlü insanlık dışı yasak, eza, ceza, yasak ve kısıtlamalar reva görülür.
Herkesin, her sınıfın bilimi kendinedir, ortak, objektif bilim halen ham hayalden öte değildir. Ve her sınıf kendi bilimini yaratacak, bilim hakkını sonuna kadar kendi adına koruyacaktır. Maalesef bu çaba çok zorluklarla karşılaşacak ve hiç de kolay olmayacaktır. Sabır, metanet, sağduyu ve sonsuz bir hoşgörü yolculuğu kolay kılacaktır. İnsanlık anlamsız ve acımasız gereğinden çok olay yaşamıştır. Düya’nın dört bucağındaki topluluklar her ne kadar çağ içi görünseler de maalesef ayrı zamanlardı yaşıyorlar. Her biri teknolojik ve sınıfsal, kültürel derinliğine, geleneklerine, dünya görüşünün özgünlüğüne o denli güvenli ve bağlı ki, hiçbiri ötekine indirgenemiyor. Bu da ortak, yaşanabilir bir dünyayı mümkün kılamıyor. Bir yandan sınıfsal, öte yandan ulusal ve etnik çatışmalar, ayrışmalar insani dayanışmayı olumsuz etkiliyor.
Henüz “herkese açık, geniş ölçekte demokratik ve planlanmamış olan, hiçbir normun veya standardın, teknisyenlerin danışmanlık ettiği politikacılar tarafından konmadığı tek büyük ağ İnternettir.”
“Bireysel amaçlar peşinde koşmak yolundan kolektif eylemleri bilinçli olarak eşgüdümleşmek ilkesine geçişi sağlamak için, ‘ego_yurttaş’lıktan, ‘eko_yurttaşlık’ statüsüne geçmeliyiz. < zor oldukça kestirmek şimdiden elbette doğru derce Ne sunuyor. modeli insan ideal bir kendince ve İnsan) (Ortakyaşar Rosnay Joel Diyor, eko_yurttaşıdır.” dünyanın>
***
İnsan En Çok Kendini Kandırır
Yalan, kandırma, adlaştırma tarzı davranışlar yabancısı olmadığımız tanıdık hallerimizdendir değil mi?
Her ne gerekçe altında olursa bu yöntemleri kullanır, onlara sığınırız. İçin seviniriz de başardığımız için. Ne var ki sonunda en çok zararı da kendimiz görürüz. Çünkü hile dönüp dolaşıp son muhatap olarak bize gelir. Eğer birileriyle yaşıyorsak ve aynı mekânı paylaşıyorsak yaptığımız hatalardan nasiplenmemiz kaçınılmazdır. Söylediğimiz yalanın, yaptığımız hilenin ucu mutlaka bize dokunacaktır ilişkiler yumağı içinden çıkamıyorsak.
***
Aslında Aceleciyiz Hepimiz
Çevremizde gündelik yaşamı paylaştığımız birçok kişi için uyuşuk desek de, aslında hepimiz aceleyizdir. Hep geç kalma, yetirememe, yetiştirememe, erişememe telaşı içindeyizdir. İçimiz kıpır kıpırdır. Kovalanıyoruz, kovalıyoruz duygusu bir türlü bırakmaz yakamızı. Midemizdeki “ya” topağı bir ur gibi oturmuştur ve beklenmedik anda hissettirir varlığını.İnsan pek düşünmüyor olsa da, hayatının çok kısa olduğunu unutamıyor sanırım. Uzak yakın onarlarca ölüm olayıyla karşılaşıyor gün boyu ve bu dünyanın faniliği ile öteki dünyaya göçün vakti saatinin belli olmadığı kazınıyor zihnimize. Aklımızda olmasa da gündelik koşuşturmanın hengâmesi arasında iki dünyanın, birbirine, aklımızın alacağının da ötesinde çok yakınlığını inceden inceye biliyoruz. O nedenledir ki elimiz çabuk tutup, başladığımız işleri bir an önce bitirmenin heyecanı ile yanıp tutuşuyoruz.
***
Kütüphaneyle ilgili olarak yapılan araştırmalar ve kazılarda elde edilen bilgiler M.Ö. 2400 yıllarına kadar uzanmaktadır. Asur Devleti Hükümdarı Asurbanipal tarafından M.Ö. 625 yılında kurulan Ninova Kütüphanesi bilinen en eski kütüphanedir. Yapılan kazılarda bu kütüphanede bulunan çivi yazısıyla yazılmış kil tabletlerden 20.000 kadarı bugün İngiltere'deki British Museum koleksiyonları arasında yer almaktadır.
Öte yanda dünyanın dillere destan üç büyük kütüphanesi BUHARA, BAĞDAT ve İSKENDERİYE KÜTÜPHANELERİDİR. Bu üç kütüphane kimi zaman bilgi arsızı, kimi zaman bilgi korkağı kişi ve devletlerin hışmından kurtulamıştır. İskenderiye Kütüphanesi kütüphanesi "M.Ö. III. yüzyılda kurulmuş olan kütüphane, insanlık tarihinde meydana getirilmiş olan en önemli eserlerden biridir. Eski kaynaklar, burada 900 bin cilt el yazması eserin toplandığını kaydeder. Batıda, bu kütüphanenin şehrin Müslümanlar tarafından alınmasından kısa bir süre sonra ikinci İslam Halifesi Hz. Ömer’in emriyle Mısır Fatihi Anur İbnül-As tarafından yakılarak yok edildiğine dair yanlış bir kanaat vardır. Aslında bu kütüphane, çok daha sonra Hıristiyanlar tarafından yakılmıştır..."
Bağdat uzun dönem İslam dünyasının başkentiydi ve 20. yüzyılın başına kadar da bu önemini kaybetmedi. Ama geçtiğimiz aylarda yerle bir edildi. Yıllardan 2003 idi. Bağdat’a giren Amerikan ordusu kentin yağmalanmasına göz yummakla dünyaya vahşice meydan okudu.Tıpkı Hülagü'nün orduları gibi, George W. Bush'un orduları da kendilerinde olmayanı yok etmek için ellerinden geleni yaptılar.
"Buhara Kütüphanesi’ni İbni Sina yaktı.
Bu genç doktor İbn-i Sina idi. İbn-i Sina o sırada henüz 17 yaşında idi ve dini ilimler başta olmak üzere; tıp, matematik, astronomi, fizik, kimya, tarih, felsefe gibi devrin bilinen tüm ilimlerini ayrıca Arapça, Farsça, Yunanca, Latince, Süryani ve İbrani dillerini çok iyi bilen gerçek bir dahiydi. İbn-i Sina’yı Samaoğulları Devleti’ne davet ettiler, Nasroğlu Nuh’u tedaviye başladı ve çok kısa bir zamanda iyileştirdi. Bunun karşılığında İbni Sina para yerine, o sırada kendi haline terk edilmiş ve kapalı duran kütüphanenin Hafız- Kütüp’lüğünü, yani müdürlüğünü istemiş, Nuh, bunu hiç de önemsemeyerek kabul etmiştir. "
Bağdat'da Abbasi halifesi El-Me'mun (786) zamanında kurulan kütüphane Moğollar tarafından da ziyaret edilmiştir. 1258 de 36 kütüphane ile birlikte yakılan 100 bine yaklaşan kitap koleksiyonuna sahip Beytül Hikme Kütüphanesi, Endülüs Emevi Halifesi Hakem II (913-976) tarafından kurulan 600 bine varan kitap koleksiyonu ve 44 cilt katoloğu ile asırlarca etrafını aydınlatan Kurtuba Kütüphane2nden de söz etmek gerekir.
Sonra Orta Asya bokırlarına uzanalım ve oralarda dile düşen destanları, ağıtları ve kitabeleri anımsayalım. Çine doğru uzanıp Konfüçyusları görelim ve dönelim Karadeniz'e ve elinde mum ışığı adam arayan Diyojen'e uğrayalım. Yolumuza devam edip Ege'ye varıp Grek bilgeleri dinleyelim. Durmadan akan zaman uyup ortağ çağ karanlığından Aydınlanma Çağı Avrupasına ve günümüz kadar sürdürelim yolculuğumuzu ve dünyamızı kuşatan yazılı görsel bilgi materyallarini hafızamızda canlandırmaya çalışalım. Soruyorum şimdi sizlere, insanlığın hala söyleyecek sözü kalmış mıdır? Verin bakalım cevabını...
Bazı insanların benimle yalnızken söyledikleri ile sizinle yalınızken söyledikleri arasında dağlar kadar fark olacaktır. Her ikimiz de onu bize anlattıklarıyla tanımakta ısrar edersek sonumuz ne olacakır?
bişeyleri öğrenmek veya araştırmak istediğimde, asla önüme sunulan kitaplarla yada tek taraflı söylemlerle yorum yapmak hiç bana göre değildir. her zaman aksini iddia eden görüşleri dinleyip kitaplarıda araştırıp okumaya gayret etmişimdir. değerli hocam umarım demek istediğimi anlatabilmişimdir:) zaman zaman öykülerle zaman zaman böyle ışık tutan yazılarınızla aylar sonra sizi sitede görmek hakikaten sevindirici HOŞ GELDİNİZ
'AKP Devrimin Düşmanı' 12 Mart'ta Deniz Gezmiş'le THKO, 12 Eylül'de TDKP davasından yargılanan Mustafa Yalçıner, AKP'nin 12 Eylül'le hesaplaşma söyleminin sahtekârlık olduğunu iddia etti
AFORİZMALAR
YULARINI UZUN YA DA KISA TUTMAK Çok güzel ve üzerine sayfalar dolusu felsefi, sosyolojik ve psikolojik yazılar yazılacak sözlerimiz vardır. "Yularını uzun ya da kısa tutmak" da çok önemli ve akıldan çıkarılmaması gerekenlerden biridir.